Bu ülkede seçim sandığı kurulduğunda herkes eşit. Bir oy, bir söz, bir irade. Ancak sandıklar kapandıktan sonra garip bir tablo ortaya çıkıyor. Oy veren halk, seçtiği insanlara karşı el pençe durmaya başlıyor.
Belediye başkanları, milletvekilleri, yöneticiler…
Hepsi o koltuklarda halkın oylarıyla oturuyor. O koltuklar kişisel birer başarı madalyası değil, emanet. Yetkileri de, aldıkları maaşlar da halkın vergilerinden karşılanıyor. Ama gelin görün ki günlük hayatta bu denge tersine dönmüş durumda. Bir siyasetçiyi ararken çekiniliyor. Bir sivil toplum kuruluşu başkanına ulaşmak mesele oluyor. “Acaba rahatsız mı ederim?” deniliyor.Telefonlar açılmıyor, mesajlara dönüş yapılmıyor.
Bu tabloyu sadece vatandaşlar yaşamıyor.Gazeteciler de yaşıyor.Kamuyu bilgilendirmek için arayan gazeteciye telefon açılmıyor. “Müsait miydiniz?” sorusuna geri dönüş yapılmıyor.Saatler, bazen günler geçiyor.Burada durup sormak gerekiyor:
Gazeteciye bunu yapan, halka ne yapar? Gazeteci keyfinden aramaz. Kamu adına arar.Sorduğu soru kişisel değil, toplumsaldır.Cevap vermemek yalnızca bir kişiyi değil, toplumun tamamını yok saymaktır. Sorun şu ki biz bu durumu kanıksamış durumdayız.Seçtiklerimizi ulaşılmaz bir yere koyuyor, sonra da onlara ulaşamamaktan şikâyet ediyoruz.
Oysa gerçek çok basit:
Onlar orada bizim oylarımızla varlar. Bu noktada hakkını teslim etmek gereken bir parantez açmak da gerekiyor.
Karadeniz Ereğli’de göreve yeni başlayan Kaymakam Fatih Yılmaz, haftalık halk günleri düzenleyerek vatandaşları birebir dinliyor. Kapalı kapılar ardında değil; randevu trafiğine boğmadan, vatandaşları tek tek kabul ederek, not alarak…
Kaymakamlar seçilmiş değil, atanmış yöneticilerdir. Buna rağmen böyle bir yaklaşım sergileniyorsa, mesele makamda ya da yetkide değil, görev anlayışındadır.
Demek ki isteyen ulaşılmaz olur, isteyen kapısını açar.Demek ki “yoğunluk” ve “program” bazen sadece bir tercihtir. Saygı başka bir şeydir, hürmet başka.Eleştirebilmek saygısızlık değil, yurttaşlık görevidir. Hesap sorabilmek nankörlük değil, demokrasinin ta kendisidir.Belki de artık şu soruyu daha yüksek sesle sormanın zamanı gelmiştir:Biz mi fazla susuyoruz, yoksa koltuklar mı gereğinden fazla yükseliyor?