10 Ocak yaklaşırken yine aynı manzaraya hazırlıklı olalım: Çiçekler, plaketler, sosyal medyada parıldayan “Gazeteciler Günü kutlu olsun” paylaşımları… Kurdele kesenler, tebessüm edenler, bolca temenni, bolca cümle. Kağıt üzerinde gazetecilerin değeri göklere çıkar, gerçek hayatta ise yeryüzünde nefes almaya çalışır.
Çünkü uzun zamandır bu mesleğin bir gerçeği var: Gazetecilerin yaşam standartları her geçen gün biraz daha geriye gidiyor. Maaşlar enflasyonla yarışamıyor, fazla mesai kavramı “mesai var mıydı ki?” noktasına evrilmiş durumda. Gece gündüz, yağmur çamur, kriz deprem fark etmiyor; haber akmaya devam ediyor. Ama emeğin karşılığı aynı hızla akmıyor.
Bir de işin görünmeyen yüzü var: Baskılar, hedef göstermeler, iş güvencesinin pamuk ipliğine bağlı olması, sendikasız çalışma düzeni ve “nasıl olsa bulunur bir tane daha” zihniyeti… Emeğin itibarı törpülenirken, mesleğin onuru sadece söylev metinlerinde parlatılıyor.
Ne var ki, tüm bu tablonun içinde hâlâ dirençli bir damar akıyor. Haber peşinde sabahlayanlar, doğruyu bulmak için belge kovalayanlar, kamu adına soru sormaktan vazgeçmeyenler… Yani mesleğin asıl taşıyıcıları. Onlar, 10 Ocak’ta alkışlanmaktan çok daha fazlasını hak ediyor: İnsan onuruna yakışan bir gelir, güvenceli çalışma koşulları ve en önemlisi, saygının yalnızca cümlelerde değil, pratikte de var olması.
O yüzden 10 Ocak, bir kutlama günü olmaktan çok, yüzleşme günü olmalı. Şu soruyu kendimize dürüstçe sormamız gerekiyor: “Gazetecilere gerçekten değer veriyor muyuz, yoksa sadece öyleymiş gibi mi yapıyoruz?”
Gerçek cevap, plaketlerde değil; bordrolarda, çalışma şartlarında ve gösterilen saygıda saklı.
Ve belki de asıl umut, hâlâ “Bu meslek onurludur” diyenlerin tükenmemesinde.