Ana Sayfa Röportajlar Fikri Kapan: "Ezberden gazetecilik olmaz"

Fikri Kapan: "Ezberden gazetecilik olmaz"

Haberciliğe gönül vermiş bir gazeteci: Fikri Kapan

Giriş Tarihi: 1 Aralık 2016 Perşembe 13:21
Fikri Kapan:

 Röportaj: Seyhan Dikay

 Ereğli’de topluma mal olmuş, medya röportajları serimizin konuğu Hakimiyet Gazetesi İmtiyaz Sahibi Fikri Kapan oldu. Kapan, yerel gazeteciliğinin dünü, bugünü ve yarınını 35 yıllık birikimlerini Fikri’yle detaylandırırken mesleğin zorlukları ve güven ilkelerini de sundu. Kapan, röportaj yapan taraftan yapılan tarafa geçti.  

   Yoğun ve yorucu olduğu kadar  her gün toplum kesimleriyle ilişkilerin özünde  denge unsurunun önemini vurgulayan Fikri Kapan, gazeteciliğe adım atmanın öyküsünde sevgisi etken olmuş. Eşi Zeliha ile sözlü olduğu yıllarda onunla buluşabilme, görüşebilme tutkusu gazeteciliğe adım attırmış. Eşiyle meslekdaş evliliğide yapmış.35 yıldır da yerel basının her kademesinde yoğrularak bugünkü konumuna gelmiş.   

Gazeteciliği değerlendirirken, “Haber yaşam gerçeğidir’’ kuralıyla birlikte ,mesleğimizde halen tartışılan “Önce insan, sonra Gazeteci’’ veya  “Önce Gazeteci, sonra İnsan” ilkesindeki yaşanmış olaylardaki davranışları bu çelişkiyi gözyaşı ve habercilik  sorumluluğuyla çok yoğun yaşatmış. O yaşanmışlıkları ifade ederken  gazeteci ve insan olmanın içtenliğini dürüstçe ifade etti Mesleğimizdeki yozlaşmayı örnekleyen Kapan ,’’Günümüzde daha ilerisi, gazeteci olmayıp da gazeteciler derneği başkanlığı yapanlar!.. –üzülerek söylüyorum ki- haber dahi yazmasını bilmeden ‘ben gazeteciyim’ diyenler var’ şeklindeki sözleriyle mesleğimizin İğne-Çuvaldız göndermesi gerçeğimizle söyleşimizi okurlarımızla paylaşıyoruz.  

Okuyucularımız için sizi tanıyabilir miyiz?

Öncelikle yaklaşık 35 yıldır bir kenarından bulunduğum basın camiasında, gazetenin sayfalarında şahsıma ayrıcalık tanıdığın için teşekkür ediyorum Seyhan.. Yayın hayatındaki başarının sürekli olmasını diliyorum.

30 Kasım 1959 doğumlu olsam da, nüfus kaydım 1 Ocak 1960 olarak resmileşmiş. Doğduğum Ereğli’den 4 yıl kadar ayrı kaldığımız İzmir’de ilkokulun 3 yılını tamamladım. Daha sonra tekrar döndüğümüz şirin ilçemizde ilkokulu bitirdim, orta okul ve lise eğitimimi de Ereğli Lisesi’nde sürdürdüm.

Vatan görevini tamamlamamın ardından tekrar döndüğüm Ereğli’de bir yandan iş hayatına atılırken, çocukluk (okul) aşkı denilebilecek şekilde tanıştığım ve 6 yıl arkadaşlığımız olan eşim Zeliha Fatma Kapan ile 1982’de evlendim. Allah herkese nasip etsin; bir erkek, bir kız çocuk babası oldum, bugün ise bir damadım ve bir gelinim ile onsuz yapamayacağıma inandığım biricik torumun (Duru) hayatıma girdi. 

Mesleğe girişiniz?

Yukarıda da belirttiğim gibi, aslında basın ile buluşmam, eşimin Ereğli’nin kurulan 3 gazetesi ünvanını alan; merhum Yılmaz Yaman’ın kurduğu o dönemki adı ile “Ereğli’nin Sesi” Gazetesi’nde çalışması ile olmuştu.

Henüz sözlüydük; sabah, öğle, akşam; her fırsatta (!) gazeteye gidiyor, sözlümü görüyordum.  Başlarda sevmese de (!) Merhum Yaman ile süreç içinde önce tanışmış, arkadaş ve dost olmuştuk. Eşim gazetenin sekreteryasını yürüttüğü gibi, aynı zamanda “Kadınca” isimli köşelerini güncelliyorlardı.

Bir süre sonra ise özellikle eşime askerde yazdığım yüzlerce şiiri gazetede yayınlamaya başladı. Ardından spor haberleri yazmaya, derken küçük küçük haberler…

Evet; yıl 1982’ydi… Ve ben bir gazeteye yazı yazıyordum.

Ama gazeteci değildim! Sadece bir gazeteye şiir, spor yazan, gazetenin ihtiyacı olduğunda abone çalışması yapan biriydim.

Çünkü ‘Gazeteci olmak’ o kadar kolay değildi, olmamalıydı da..! 

Sizin bakış açınızdan Gazeteci kimdir?

Gazetecinin klasik tanımını yapmak çok kolay Sevgili Seyhan… Hele bugün google amcadan aralarında gazetecinin tanımı da olan her şeyi bulmak ve bilmek mümkün… Özetlersek; haberi alan, yazan, yorumlayan ve bunu ‘meslek olarak’ edinen kişi gazetecidir…

Tabi ki benim bakış açımda da gazeteci böyledir. Ancak ahlak kavramının, her meslek dalında ve yaşamda ne kadar geçerliliği varsa, gazetecide de olabildiğince fazla olması gazetecide olması gerektiğini savunuyorum.

Ahlaktan yoksun kişilerin çeşitli iş kollarında olmasından toplumun çok zarar görmeyeceğini varsayabiliriz. Ne var ki, ahlakı yerinde olmayan gazetecinin (!), topluma vereceği zararı yazmak da, düşünmek de istemiyorum. 

Gazetecide olması gereken vasıflar neler olmalıdır?

Aslında bir önceki sorunda konuyu açmıştım; ahlak demiştim. Elbette gazetecinin yazı, okuma, gibi kabiliyetleri yüksek olmalı. Gazeteci cesaretli olmalıdır. Ancak bu cesaretinin ölçüsünü yine kendisi iyi hazırlamalı, toplumsal dengeleri çok iyi gözlemleyebilmelidir.

Yerelde, ulusta veya ulusalda yapılacak haber ve yorumların, yaşadığı bölgeye ve ülke insanına getirebilecek zararları mutlaka gözden geçirmelidir.

Gazeteci araştıran, soruşturan, sorgulayan olmalıdır.  Hani mesleğimizde varlığı kanıksanmış olan ‘şüphecilik’ gazetecinin olmazsa olmazıdır. Ne var ki, şüpheciliği; haberini yaparken şüphesini yok edecek şekle dönüştüren gazeteci doğruyu bulur.

Gazeteci, haberini tamamlayarak okuruna sunmalıdır. Örneklersek; özellikle iddialarda tarafların görüşleri alınarak okura sunulan haber daha kabul görendir. Elbette bir iddiayı haber yaptıktan hemen sonra muhatabının da görüşlerini alarak ikinci bir haber yapmak da mümkündür. Amaç, okurun, yapılan haber(ler)den doğru sonuç  çıkarabilmesidir. 

  Sayın Kapan, sizin iki dönemlik Gazeteciler Derneği Başkanlığı yaptığınızı da biliyoruz. Döneminizde mesleğe ve camiaya katkılarınız olabildi mi, neler yaptınız?

Seyhan, mütevazı davranmadan öncelikle şunu söylemek istiyorum; dönemimde, yayın kuruluşlarından sadece 3-4 kadarındaki çalışanların üyesi olduğu Karadeniz Ereğli Gazeteciler Derneği’ndeki görevimi bırakırken, bir büyüğümüz dışında tüm camiamızın üye olduğu bir yapıya getirdiğimle başlamak istiyorum.

Başa dönersek; 1995’de aktif görevler aldığım Gazeteciler Derneği’nin başkanlığına 1997’de seçildim. Aslında 1995’de ‘başkan adayı’ olarak öne atıldığım (!) dernekte, kazandığımız seçimlerde yönetim kurulu üyelerimizin çeşitli korkuları yüzünden başkan seçilmemem (!) olağanüstü kongreye giden dernekte ise başkanlığıma karşı çıkanların olması nedeniyle de (!), merhum İlhan Yapıcı ağabeyin başkanlığında ikinci başkan oldum.

Henüz o dönemden başlayan ilk icraatım ise genel kurullarımızdaki seçimlerin ‘blok’ değil ‘çarşaf’ tabir edilen, herkesin aday olabildiği ve en çok oyu alan 7 kişinin yönetim oluşturması ve yönetimin kendi arasında yapacağı oylama ile başkan ve diğer görevleri belirlemesini sağladım.

Böyle bir seçimle (1997) başkanlığına seçildiğim Gazeteciler Derneği’nde inanın çok işler yaptık. Düşünün ki, oluşturduğumuz dernek binasında haftada bir arkadaşlarımızla bir araya gelir;mesleğimizi tartışır, hatta bir birimizi eleştirebilirdik.

Yine dönemimde ilki yapılan, tekrarı ise yapılamayan (!) “Ereğli’nin ‘En’leri” ismini verdiğimiz bir de ödül töreni gerçekleştirdik.

Ereğli Gazeteciler Derneği, ilçedeki sivil toplum kuruluşları arasında olması gereken yere geldi, mesleğin de saygınlığı hak ettiği yere ulaştı.

Düşün ki, bayram gibi özel günlerde milletvekilleri dernek lokalimize uğramadan gitmezler,  aralarında Cumhuriyet Başsavcısı  da olmak üzere bir çok bürokrat mesai dışında gelerek sohbetler ederler, oyunlar oynarlardı.

Seyhan, bu ve benzer bir çok aktiviteli daha burada sıralayabilirim. Ben yine sorunun başına dönerek; arkadaşlarımla birlikte başardığımız en büyük çalışmanın basın mensuplarının bir arada olabilmeleri, dernek çatısı altında etkinliklere katılmalarını sağlamak olmuştur.

Ben, hedeflediğim iki dönemin ardından başkanlığı bırakacağımı söylediğim gibi bıraktım. Zira, bence misyonumu tamamlamıştım, yenilenmenin faydalı olacağına inanmıştım. Ne var ki, ilerleyen birkaç yıl sonraki gelişmeler, bugün hiç de olmaması gereken sonuçlar doğurdu.

Peki Fikri Bey, basın mensuplarına ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz?

Seyhan inan ki en zor soru!

Bırak tavsiyeyi, görüşlerimi aktarmaya bile korkuyorum (!) çünkü mesleği özümsemiş, her şeyini dört dörtlük bilen o kadar insan var ki!..

Ama bir cesaretle yine de bir şeyler söyleyeyim (!)

Gazetecilik mesleğinin en büyük tehlikesi “Ben oldum” havasıdır. Ki, bölgemizde ne yazık ki kendini ‘olmuş’ gören ve kısa sürede çürüyen onlarca insan var.

Onun için mesleğimizde her zaman eksik bir yanımızın kaldığını, ‘olmak’ için daha çok çaba sarf etmek gerektiğini unutmamak gerekir.

Yukarılardaki ‘ahlak ve dürüstlük’ kavramlarını tekrarlarken; bu mesleğin ‘ulaşılmaz’ olmadığını, buna rağmen mütavazılığı hep bir kenarda tutmak gerektiğini bilinmesi gerekir.

Elbette çok okumak kadar çok iyi bir gözlemci olmak gazetecilik mesleğinin ‘vazgeçilmez’lerinderdir. Sorgulayan olmak ancak sorguladığının öncesini iyi bilmek de gazeteciliğin olmazsa olmazlarındandır. Demem o dur ki; muhatabına ‘sadece soruyor olmak için’ soru sormamak gerekir.

Bir önemlisi de, (ki içimizde çok) sordu sormadan eleştirisel yorum yapmak, sorunun cevap anahtarını içinde bulundurarak soru yöneltmek pek ahlaki değildir.

Kolay gazeteci olunmayacağının iyi bilinmesi ile birlikte ‘çalma haber’ ile de gazeteci olunmayacağının çok daha iyi bilinmesini istiyorum. Zira günümüzde –üzülerek söylüyorum ki- haber dahi yazmasını bilmeden ‘ben gazeteciyim’ diyenler var! Daha da ilerisi, gazeteci olmayıp da gazeteciler derneği başkanlığı yapanlar!..

Hele ki ‘emek hırsızlığı’… Bölgemizde işini gerçekten en zor koşullarda dahi olabildiğince iyi yapmaya çalışan az sayıda basın mensubu var. Dikkat ediyorsanız ‘gazeteci’ demiyorum! Çünkü kendimi dahi tam anlamıyla ‘gazeteci’ göremiyorum- İşlerini iyi yapmaya çalışan arkadaşlarımız, gecesini, gündüzüne katarak çalışıyorlar, haberlerini en iyi şekilde yapmaya gayret ediyorlar. Ancak kendisini bir söylemde ‘gazeteci’ ilan edenler ise emek hırsızlığı yaparak bu tür meslektaşların haberlerini çalabiliyorlar!

Kızmasınlar ama bu tavsiyeme mutlaka kulak versinler; ister basın mensubu, ister gazeteci olun ama kendi ürettiğinizi, alın teri döktüğünüz okurla paylaşın.

Tabi ki bu tavsiyelerde bulunurken, mesleki dayanışmayı bir kenara attığımı sanmasınlar. En çok savunduğum ve uyguladığım ‘mesleki dayanışma’ elbette olmalı. Ama yukarıda belirttiğim şekliyle; biri çalışır, biri yatarken mesleki dayanışma olmaz.

Buradan, meslekte gerçekten ‘gazetecilik’ yapan basın mensubu kardeşlerime şu önerimi ve isteğimi mutlaka sunmalıyım;

Her ne kadar sadece tabelası olan ‘derneğe’ rağmen siz zaman zaman farklı ortamlarda bir araya gelin, konuşun, sorun, soruşturun, tartışın ve ‘mesleğin Ereğli’mizde ve bölgemizde daha iyi koşullarda, daha saygın nasıl yapılır’ı bulmaya gayret edin.

Eğer ihtiyaç duyarsanız ben ve benim gibi biraz daha mesleki bilgileri fazla isimlerden de destek isteyin. İstenilen desteği vereceğimizden şüpheniz olmasın.

Buradaki tek arzum ve amacım; yeni Fikri Kapan’ların doğması değil, herkesin kendi ismi ile büyümesi ve mesleğin arzu edilen saygınlığa ulaşabilmesidir.

Bu kadar yeter her halde Seyhan, durdurmazsan devamı çok! 

Gazetecilikte mektepli, alaylı ayrımına inanıyor musunuz?

Bu tartışılmaz bir soru Seyhan… Evet mesleğin mekteplisi de alaylısı da olur. Aslında günümüzde her ne kadar ‘mekteplisi’ tercih ve tasvip ediliyorsa da, iyi bir ‘alaylı’nın, ‘mektepli’ye de “pratik bilgilerini” aktardığını unutmamalıyız.

Bu konuda yaşadığım birçok örnek var… 

Yerel medyanın önemi ve günümüzdeki durumu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

 Hatırlarmısınız bilmem; 1994’lü yıllardan sonra siyasi partiler özellikle seçim dönemlerinde kendilerini yerel medya ile anlatmayı daha doğru bulmaya başlamışlardı.

Çünkü yaygın (ulusal) medyanın ‘inandırıcılığı’ oldukça azalmış, yerel ise hem ciddiyetini hem de masumiyetini daha iyi koruyabilmişti.

Buna şöyle bir örnek de vermem mümkün; Hakimiyet’te oldukça küçük ve kısa bir haber yer almıştı. Ancak, yankısı o kadar üst seviyeye çıkmıştı ki, buna ben bile şaşırmıştım. Dönemin Ereğli Kaymakamı ile bir haber üzerine sohbetim şöyle gelişmişti:

-Sayın Kaymakamım, inanın şaşırdım, küçük ve yerelde bir haber!

-Öyle demeyin Fikri Bey, haberin küçük ve yerelde olduğunu biz biliyoruz, ancak, yukarıda yerele o kadar önem veriliyor ki, hemen gereken yapılıyor!

İşte biz yerel  basının aslında bu kadar önemli olduğuna küçük bir örnek.  Aslında böyle olmamız da son derece doğru… Zira, yerelde çok fazla çıkar yok! Olanlar da küçük hesaplar… 

Gazetecinin emeklisi olur mu?

Neden olmasın Seyhan… Örneğin eşim Zeliha Fatma Kapan gazetecilik mesleğinden emeklidir. Ancak emekli olmakla gazetecilik mesleğinin bitip bitmediğini sorguluyorsanız, o farklı… Bugün ben de emekliyim ama hala mesleğimi yapmaya çalışıyorum. Benim gibi birçok isim sayabiliriz.

Bizde derler ya; “Gazeteci tabuta girdiğinde mesleğini bırakır!”

Ancak önemli olan şudur; gazetecilik gibi son derece dikkat ve hassasiyet isteyen bir meslekte, ‘illa ki ölene kadar gazeteci olacağım’ diyerek değil, beyin ve vücut direncin gazeteciliği yapacak güçte olduğu sürece sürdürmenin doğru olduğuna inanıyorum. 

İnternet çağında medya nereye gidiyor?

Seyhan, ilk dönemler kabul edemediğim, karşı çıktığım; yazılı basını öldüreceğine inandığım interaktif yayıncılık ne yazık ki günümüzün ‘vazgeçilmezi’…

Aslında, hızlı haberleşmenin iyi bir yolu demek doğru. Ancak, ne kadar doğru kullanıldığı yönünde endişelerim var. Yazılı basının ardından sesli, daha sonra görüntülü ile bütünleşen Medya, bugün iletişimin en hızlı denilecek noktası olan interneti de çok iyi kullanıyor. Kamuoyu bu sayede bilgiye en hızlı şekilde ulaşabiliyor. Ama dediğim gibi; bunu, amacını aşan şekliyle kullanan, hatta tehdite dahi yönlendirenlerin olduğu da biliniyor.

Bunun yanı sıra, her birimizin interaktif haberciliğini en hızlı şekilde kullanmak istememizin yanı sıra, “ben, elimle o gazete kağıdını tutmak istiyorum, benim gazetemi gönder” diyen okurlarımız da var… 

Gazetecilik çok  zor bir meslek. Siz gazeteciliğin en üst seviyelerindesiniz. Bu başarıları nasıl elde ettiniz?

Söylüyorsun işte; zor meslek..! Ben de bu mesleğin her türlü zorluğunu yaşayarak geldim diyebilirim. Genel Yayın Yönetmeni olduğum dönemlerde dahi dağıtım, tahsilat, bakım, kameramanlık gibi mesleki işleri yaptım. 48 saat uykusuz çalıştım, büronun yerlerini dahi süpürdüm…

Zaman zaman maaş alamadım, evime ekmek götüremedim, bayram günü yanıma gelen çocuğuma bir çorap dahi alamadığım oldu…

Bunlar öylesine yaşanmış değil, gerçekler… Bunun da bir örneği var ama burada yazmak istemiyorum.

Üst seviyelere gelip gelmediğimi ben tartışmıyorum. Hala bir çok mesleki eksiğim olduğuna inanıyorum. Ama, eğer ortada bir başarı görünüyorsa; bunu da, hiçbir zaman kendimi bir başkası ile kıyaslamamama, rakip görmememe bağlayabilirim. Yanlış anlaşılmasın, benden büyükler de, küçükler de olabilir. Ama ben hep, ‘nasıl kendimi aşabilirim’i hedefledim. Zaman zaman mesleğin büyüklerinin iyi yönlerinden faydalandığım gibi, kötü yaptıklarını da yapmamaya gayret ettiğim oldu.

Mesleğin ‘sırdaşlığını’ hep üst seviyede tuttum. Yaptığım bireysel görüşmeleri taraflar arasında paylaşmadım. Dolayısıyla güvenilir olmaya çalıştım.

Bir de, iyi sorgulayan ama bu sorguyu sadece aleyhte olarak yapmamaya özen gösterdim.

Eğer bugün “Fikri Kapan” olarak biliniyorsam, bunda en fazla yaşamsal ve mesleki ahlakımı kaybetmemeye özen göstermem ağırlıklı olmuştur diyebiliyorum.

Size göre gazetecilikte düşünce ve ifade özgürlüğü nerede başlıyor ve nasıl bitiyor?

 Ağır bir soru Seyhan! Mesleğin ilkelerinde bu sınırlar belirlenmiştir. Ancak günümüzde tartışılır. Zira, senin düşünce ifade özgürlüğü olarak kabullendiğin ilken, birilerince farklı algılanabiliyor! Kişilik haklarına, özel yaşama girmeden, ulusal çıkarlara zarar vermeden oluşturulan düşünce ve ifade özgürlüğü mesleğimizde de geçerlidir. Ancak yukarıda dediğim ‘algı’!!!

Gazeteciliğin en temel özelliklerinden biri objektifliktir. Sizce günümüz koşullarında objektif olabilmek mümkün oluyor mu?

Yukarıdaki soruya yakın cevap verilebilir. Ancak, iyi bir gazeteci olabildiğince objektif olmayı becerebilendir (!) Yerelde dengeleri de düşündüğümüzde ‘olabildiğince’ demek gerekir… 

Yaptığınız haberler arasında sizi en etkileyen hangisiydi?

Burada anlatılacak o kadar yaşanan anı var ama içlerinden bir ikisini hemen aktarabilirim; aynı zamanda Anadolu Ajansı (AA) Ereğli muhabirliğini sürdürdüğüm dönemdi. Gittiğim bir kazada 4 ölü 2 de yaralı vardı. Çok kötü bir kazaydı ve çevrede elektrikler de kesikti. Fotoğrafları, makinenin flaşını patlatarak adeta ezbere çekiyorduk. Gecenin ilerleyen, hatta sabahın ilk saatleriydi. Beraberimde eşim Zeliha da vardı. AA’da haberi tamamlamadan servis edemiyorsunuz. Ancak, kaldırılan cenazelerden ikisinin ismini henüz alamamıştım. Eski Ereğli devlet Hastanesi Morgu alanına gelen cenaze aracındaki tabutu açan polis, “fikri aracın farlarını yak da isimleri öğreneyim, müdürüm istiyor” demişti. Bön de öyle yaptım. Okunan isimlerden biri, dayımın oğlu; yani kuzenim çıktı.  Ve ben ağlaya ağlaya sabahın 4’ünde AA’nın Zonguldak bürosuna telefonla haberi yazdırdım.

Daha da acısı; ertesi gün AA’ya gönderdiğim ve gazeteye bastığımız fotoğraftaki  üzeri gazete ile kapalı, bir ayağı dizinden kopmuş kişinin de kuzenim olduğunu öğrendim. Gerisini düşünün…

Buna benzer bir başka olayda; ki aynı yerdeki bir başka kazada ise araçta yanan bir genç vardı; oğlum da o gece eve gelmemişti… Telefonu da kapalıydı. Yine eşim yanımda, aynı zamanda Sinan Kabatepe ile İlhan ‘da (Çetin) çalıştıkları ajans için haberi takip ediyorlardı. Ben tedirgin, onlar ise aralarında bir şeyler fısıldaşıyorlardı.

Oğluma ulaşamamanın endişesiyle, araçtaki yanmış genci tanımaya çalışıyordum. Yanan ceset hastaneye götürülmüş, İlhan ile Sinan da benden önce hastaneye varmışlardı. Önce telefonla gencin ismini öğrenmek istedim. Anlaşamadık. Hastaneye vardığımda ve ismi öğrendiğimde olduğum yere çöktüm ve sinirlerim boşaldığından hüngün hüngür ağladım. Genç başka biriydi ama benim yaşadığım o korkuyu hiç unutamam.

Seyhan, bu meslekte uzun yıllarda elbette yaşadığımız acı-tatlı bir çok olay var. Ancak, bu meslek öyle bir meslek ki, insana neredeyse kendi haberini dahi yaptırıyor! 

Önce gazetecimi ,  yoksa insan mı?

 Bu konu bazı meslektaşlarımla aramızda sürekli tartışma konusu olmuştur. Ama ben, ‘önce gazeteci sonra insan’ tezini savunanlardanım. Uygulayıp uygulamadığım konusunda ise tereddütteyim. 

Fikri Ağabey, siz bir dönem televizyon yöneticiliği de yaptınız, gazete ile arasında fark var mı?

Sevgili Seyhan, hemen belirtmeliyim ki; eğer bir başarıdan bahsedeceksem, burada da mütevazı olmayacağım; zira ERT televizyonunu yönettiğim 6 yılda aynı zamanda Hakimiyet’in de Genel yayın Yönetmenliğini yapıyordum. Yani iki ayrı yayın kuruluşu, iki ayrı sahip ve yönetim vardı. Ben ise iki kuruluş sahibinden de en küçük bir uyarı almadan ve yayın kuruluşlarının politikalarını bir birine karıştırmadan süreci tamamladığıma inanıyorum.  1998’de görev aldığım ERT’de 6 yılllık sürede kuruluşun çok iyi yerlere geldiğini defalarca duydum. Bu da beni çok mutlu ediyordu. Ama yine de söylüyorum; bu mesleğin öğrenme sınırı yok.

Soruna gelince; eğer gazeteciyseniz yapacağınız iş ve işlem bellidir. Biri yazılı, diğeri görsel… Sonuçta insanlara haber veriyorsunuz; en doğru, en yalın, en sağlıklı ve en hızlı… 

Haber akışında diyalog sağlayabildiğiniz en rahat siyasi kimdi?

Eğer işinizi iyi yapıyorsanız fark etmez. Eğer siz karşı tarafa gereken güveni verebildiyseniz, sohbetleri habere çevirmiyorsanız, o sohbet içinde topluma fayda sağlayacakları, muhatabına sorarak yapıyorsanız problem yok demektir.

Tabi ki, anlaşamadığınız siyasiler de olmuyor değil. Anlaşamamanın tek nedeni de inan ki, ne haber ve Ereğli olmuştur… 

Eklemek istedikleriniz nelerdir?

Sanırım çok konuştum, eklenecek bir şey bıraktığımı da sanmıyorum. Elbette, bana derginin sayfalarını açtığın için öncelikle teşekkür ediyorum. Meslekteki arkamızdan gelen genç arkadaşlarımızın gazeteciliği çok iyi sevmelerini istiyorum. Çünkü bu meslek sevmeden yapılabilecek bir meslek değil. Ki, genç yaşına rağmen bunu en iyi bilenlerden biri desensin. Seni ayrıca kutlamak gerekiyor.

Herkes nerede olduğunu bilsin yeter. Daha fazla bir şey söylemeye gerek yok.

Başta şahsına başarılar diliyorum, okurlarına da böyle uzun bir röportaja katlandıkları için teşekkür ediyorum!

 

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Bu Kategorideki Diğer Haberler
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Teknoloji

Yukarı Çık